Home

Çok uzun yıllar önce, Hulki Cevizoğlu’nun programına katılan Aziz Nesin, derin devletimizin işkenceciliğiEmniyet Müdürlerinden Necdet Menzir tarafından fırçalama denemesine maruz kaldı. Fakat hayatını birçok kez hak, kukuk davalarında ortaya koymuş olan Aziz Nesin her zaman ki gibi hem cevabını verdi, hem de öğretti. Tartışma şuydu:

N.M.: Sizin çocuğunuz yaşındayım bunları size ben öğretemem ki. O sizin eleştirdiğiniz devlet sizi koruyor. Başınıza bir şey geldiğiniz o sizin yanınızda. Herkese iyi akşamlar. Ne Mutlu Türküm Diyene!

Canlı yayına bağlanan telefon aniden kapanıyor

A.Z.: Çocuğum yaşındasın ama ne yazık ki büyüğün olarak seni iyi yetiştirememişim. Bu bizim hatamız. Teşekkür ediyorum devlet beni koruyor da bu devlet nedir? Devlet neyden oluşur? Devlet soyut bir kavramdır, elle tutulan bir şey değildir. Senin, benim gibi insanlardan oluşur devlet.

Yani devlet bizim kadar ahlaksız, bizim kadar yalancı, bizim kadar temiz, bizim kadar yardımcıdır. Etrafınızdaki ilişkiler ne kadar yalaniçeriyorsa, devlette o kadar yalan demek istiyordu. Yani çokta güvenmemek lazımdı devlete. Bana devleti o konuşmasında öğretmişti Aziz Usta. Yani devlet abartıldığı kadar önemli bir kurum değil çünkü devlet bizden oluşan bir yapıdır. Bir sistem ne kadar devletçi olursa tepedeki pislik aşağı o kadar çok etkiler. Çünkü pislik piramitin tepesinden aşağıya kadar süzülecektir.

Devlet bana göre ise insanlarının bireyciliğinin sonucudur. Aralarında anlaşabilme yeteneklerinin kıtlığı onlarını birbirinden koruyacak devletin oluşmasına neden olur. Beyinleri anlaşabilecek kadar özgür ve evrimleşmiş bireylerin olduğu yerde ise devlete zaten gerek yoktur. Bu anlamda “insana güvenememenin dayatması” devlettir.

Devlet kavramının en güçlü formu ise “Komünizm” dir. Enteresandır ki başımıza bela olan şey bize çözüm olarak sunulmuştur. Kelimeye tapan insanlardan oluşan bir tür olduğumuz için kelime bize çok çekici gelmektedir. Oysa “Komünizm” kelime kökeni olan “Komün” ile zerre kadar alakalı bir sistem değildir. Komün hayatı ile “Komünizm” tamamen farklı şeylerdir.Komün olarak yaşayan halk topluluklarından hiç biri genel bir merkezden yönetim kaygısı yaşamaz. Beraber yaşarlarken birbirleri arasındaki ilişkileri düzenleyen dinamikler, kanunlar kilometrelerce öteden liderler tarafından belirlenmez. Hapishane, banka, vergi sistemi, nüfus daireleri gibi kontrol mekanizmaları yoktur. Kısacası denetim ve devlet yoktur. Çünkü “denetim” köleci sistemlerin ihtiyacı olan bir mekanizmadır. Herkes toplum içinde kendi yeteneğine bir konum bulur ama her tarafından boşluklar barındıran ve etrafından dönülebilen bir hukuk sistemi dâhilinde ya da ömrünün ciddi bir kısmını yarışmaya harcayacağı sınav sistemine ihtiyacı yoktur. Ayriyeten bürokrasi olmadığından işler üst mevkilerde amca ve dayılara göre yapılmaz.

Bu açıdan “komün” hayatı yaşayan toplulukların beraber okudukları türküleri, şarkıları, duaları vardır. Hisler ve duygular sistemi bir arada tutmak için daha ön plandadır. Ama marşlar eşliğinde uygun adım sistemi öven törenleri yoktur. Zenginlik, mülk ve mevki farkı olmadığından hırsızlık, cezalandırma, aşağılama gibi bir durum yoktur. Yönetimden memnun olunmadığında gösteri yapmaya gerek yoktur. Bu konular en tepedeki ile hemen konuşulabilecek kadar yakınsınızdır. Devlet başkanı milyarlarca insanı aynı anda yönetmek gibi bir egosal işle ilgilenmez. Bu durumda en tepedekinin hatalarına bir sonraki seçime kadar tahammül etmek zorunda kalmazsınız. Hele seçimler hile ve fesat içeriyorsa, savcılığın soruşturma açmasına izin vermesini bekleme hiç yoktur.

Bu noktada, Komünizm uygulanabilirliği olmayan aşırı totaliter yapısı üretim araçlarının kontrolünü temellendirir. Karl Marx’ın “Komünist Manifestosu” nu oluşturan ikinci madde “Progresif Gelir Vergisi” dir. Yani bu durumda nasıl olurda özgürleşebiliriz ki? Vergi normaldir diyebiliriz. Ama o zaman bugünkü sistemde gelir vergisi denen şey de kötü bir kontrol değildir. Sorun,birçok insanın iyi niyetli olup olmayacağına hiçbir zaman emin olamayacağı bir insana, milyarlarca insanın hayatını emanet etmektir. Düzgün çalışan bir gelir sistemi aniden cani bir silaha her zaman dönüşebilir. Tepede bulunan kişinin hırslı ve cani olması diğer insanların kıyımına neden olacaktır. Bu sistemden de öte, insanın varoluşuna ait sorundur. Devlet kadar güçlü bir silahı bir kişiye emanet etmek kurtuluş olarak yedirilmektedir sadece. Küçük bir bölgede kendi coğrafyalarında akan bir derede balık tutup, ağaçlarla iç içe yaşayan bir toplum aniden polüt büro izniyle çöle sürülebilir. Hidroelektrik santrale ihtiyaç vardır belki. Sonuç: Komünist adam iyidir yapmaz diyemezsiniz. İnsanların özgürleştirip, bireysel zenginleşmeye izin vermeden, doğayı talan etmeden, en hızlı çözümleri üreten, parasal sistemin olmadığı, vergi sisteminin olmadığı, insana devlet kadar güvenildiği bir sistem günümüz teknolojisi ile artık zor değildir. Bu sistemin adı asla komünizm değildir.

Komün hayatını en güzelleri Anadolu’da denendi ve içinde bankacılık ve vergi sistemi ise yoktu. Öteki tarafta uygulanmadı denmesine rağmen, Dünya’da komünizm denenen çok ülke oldu. Sovyetler, Beyaz Rusya, Romanya, Bulgaristan, Çin Halk Cumhuriyeti, Küba, Venezüella, Angola, Doğu Almanya, Kuzey Kore vb. birçok deneyimler yaşanmasına rağmen yapısal olarak bugünkü emperyalizm kadar kötüdür. Bu denemelere bakıp halen modelin hatalı olduğunu görememek ancak bu sistemi saplantılı bir şekilde savunmak ve obsesifliktir. Oralardakiler ancak denemelerdi, en sonunda uygulanacaktır demek istenen bir durum olsa gerek. Bu yüzdendir ki artık “Komünizm, bana göre bu sadece “Muhalefetin Modası”dır”. 70’lerde Anadolu Rock Modası kadar uçucudur. Popu batıdan ithal ettiğimiz gibi, Mercedes ve BMW kullandığımız gibi, batıdan gelmesi durumunda kurtuluş bile çok hoş.

Che Guevera’nın anılarında Sovyetlerden yardım alınamadığı ve güvenilemeyecek bir ülke olduğundan bahsediliyordu. Sovyetlerin çıkarları doğrultusunda Küba’yı yönlendirmesinden şikâyetçiydi. Stalin’in ise İspanya Anarşist Devriminde Durutti’ye hiç destek vermediği ve yarı yolda bıraktığı, su götürmez doğrulardır. İspanya Devrimin içinde aktif görev almış ve savaşa katılmış Abel Pas Türkiye’yi ziyaret ettiğinden bu konuya özellikle değinmişti. Komünistlerin, anarşistlere karşı kösteklemeye kadar varacak düşmanca tavırları olmuştu. Yüceltilen Stalin, sanki her zaman halkın arasında fakir bir adam gibi gösterilmiştir. Bu adam kaç sene hayatını Gandhi gibi halkla aynı mahallelerde yatarak geçirdi bilmiyorum. Gandhi pasif direniş yaparken İngilizleri ülkesinden çıkardı ama onları bile öldürmedi. Kanlı bir savaş yerine bölgeye uyabilecek özgünlükte bir devrim yaptı. Günlerce süren açlık grevleri ve pasif direniş sonuç verdi. Belki başka ülkelerdeki insanların davranışlarına göre savaşmakta gerekebilir ama devrim bölge insanının doğasına özgü gelişebilecek bir durumdur. Yapılması gereken devrimin bile nasıl yapılacağını yazan bir kitap olursa bu kitap kurtuluş getirebilir mi? Bu kitap devlet tarafından da okunmaz mı acaba?

Bu noktada insanların kafalarını kaldırıp kendiçözümlerini kendisinin yazması gerekmektedir. “Moda” ve “Samimiyet” birbirinden farklı şeylerdir. Keza Sovyetlerin ve Küba’nın her yeri Mason Locası (Sovyetlere dair araştırma yaptım ve Küba’ya ziyarette bulunan arkadaşlardan oradaki Loca sistemini de öğrendim) doluyken bu sistemlerde güç hastası, yönetme ve hükmetme sevdalısı yöneticiler olmaması sadece bir rüya olabilir. Bu yüzdendir ki Komünist yöneticiler, kendileri de bir muhalefet ürünü olmasına rağmen her zaman kendilerini eleştirenleri de canice öldürmüşlerdir.

Sosyalizm normal olarak üretim, mal ve hizmetlerin dağıtımının mülkiyet hakkı veya bunların yönetim tarafından kontrolü olarak tarif edilir. Bu tarifin incelenmesi, hükümetin her şeyi yani her bir ferdi kontrol ettiği anlamına gelmektedir. Eğer bu bölümleri kontrol ediyorsa o zaman Marx’ın gösterdiğini yapabilir: Özel mülkiyet hakkını devlet namına yok edebilir, aileyi dağıtabilir ve dini kaldırabilir. En başta verdiğimiz tanıma göre devlet denilen kavram da bizden oluşur. Komünizmde de bu durum değişken değildir. Devlet gene insanlardan oluştuğuna göre eğer art niyetli ama hoş gözüken insanlar her zaman ki gibi tepede olursa vay halimize. Çünkü bugünkü sistemi bile mumla aramak zorunda kalırız. Tıpkı özgürlükleri kısıtlandığı için eylem yapan Anarşist işçilerin Lenin tarafından öldürülmesi gibi bir duruma maruz kalırsınız. Devletin namına da televizyonlar bugünkü gibi olayları hemen örtbas ederler. Hatta onların adına yapıldığı sadece iddia edilen bu devrim, isterse bu özgür insanları medya aracılığıyla “terörist” bile ilan eder.

Bu konuyu artık aşmak gerekmektedir. İlk önce bilimsel olarak aşalım. Bilimin bugünkü geldiği noktada yaşadığı en büyük sorun Felsefeden ayrılmasıdır. Bu yüzden Atom enerjisini bulur ama onun yarattığı tahribatın çözümünü bulmaz. Demek ki kontrolsüz bir şekilde ilerleme sağlayan bilimi görmek gerekmektedir. Amaç daha iyisini değil doğaya uyumlu ve yararlısına ulaşmaktır. Peki, sorun ne o zaman bilimde küresel elit kitlenin eline geçmiştir. Doğru olsa da pek çok teori egemen bilim adam kitlesi tarafından kabul görmemektedir. Çünkü bu işlerine gelinceye kadar bu kitle ve devlet tarafından kabul edilmeyecektir. Bu yüzdendir ki 30-40 sene önce ortaya atılan teorilerinin doğruluğunu ispatlamaya çalışan bilim adamları bir ömür harcamaktadır. Ömürlerinin son nefeslerinde belki teorilerini kabul ettirebilirler eğer şanslılarsa. 40 sene öncede “Doğru” aynı “Doğru” değil miydi?

Komünizmin bilimsel olduğunu iddia eden bilim camiası da sınırlı bilgi ile hareket etmektedir. Burada Komünizmin dayandığı noktaya bakmak lazımdır. Diyalektik Materyalist felsefenin dayandığı nedir? Tez, Antitezin karşılaştırılmasından oluşan sentezdir. Bu zaten bu kadar anlattığım tarihsel süreç ile sürtüşmektir. Kendi başına çatışma nedeni olan bir durum. Temeli çatışmaya dayanan bir sistem çözüm olabilir mi? Karşılaştırmaya tekrar bakalım. Tez-Antitez, Modern-Eski, İyi-Kötü. Bunların hepsi kaos yaratacaktır. Zaten masonluğun da temelini oluşturan yapı aynıdır. Nerede çatışma ve kaos varsa orada da kontrol vardır, yönetilme vardır.

Size matematiksel olarak anlatayım ve düştüğünüz oyunu kendi numaraları olan diyalektik ile açıklayalım. Tez kendilerinin Anti-tez ise yine kendilerinin, doğal olarak sonuç olarak oluşacak sentez kendi istedikleri yerde oluşacaktır.

88

A=Kapitalizm (çatışmaya dayalı rekabet olduğundan. Ayriyeten modern ve eski diye iki kavram üzerinden çalışır)

B=Komünizm (diyalektiğe dayandığından çatışma vardır) ise A n B = Sentez(Çatışamaya ve yönetilmeye dayalı olacaktır) olur.

Bu noktada çatışmaya dayalı DİYALEKTİK MATERYALİST FELSEFE iflas etmiştir. Çözüm olarak da kullanılamaz. Kendisi başlı başına ikilik içermektedir. Bu da her zaman yeni sorunlar yaratan bir sistemin “Öteki”ler oluşturmasına engel olamaz.

Zaten komplonun temeli küme teorisi ile çok rahat açıklanabilir. Eşitlikçi olması gereken manevi inançlı insan, eşitlik karşıtı kapitalist oluyor. İnançlı olması gereken eşitlikçi, ise materyalist sosyalist olmak durumundadır. Bu iki kümenin kesişimi yoktur. İnançlılar maddiyatçı, eşitlikçiler ise materyalist olamaz. Fırsat eşitliği isteme en temel manevi duygudur. “Materyalizme dayanamaz”.

89

Bu resime bakıldığından şaşırmak ve komplo teorisi demek çok büyük bir şartlı refleks ve basit bir açıklamadır. Bunların hiçbirisi tesadüf eseri olabilecek şeyler değildir. Belki bazı konularda kendisinden faydalanabilir fakat kesinlikle çözüm Marksizm değildir. İnsanlığı kurtarmak bilgiden önce samimiyet gerektirmektedir. İçinde yetiştiği sistemi ve gizili yapıları insanlarla paylaşmadan çözümü sadece ekonomik olarak getirmeye kalkmak sadece büyük yalanı gizlemektir. Kapitalist sistemin değişik bir türevi olan “Komünizm” isimli sistem dünyadaki temel amacı iki kutuplu dünya yaratılması idi. “Tez” kapitalizm, Anti-tez ise “Komünizm” olarak “Sentez” de doğan şey “Globalizm” olmuştur. Amerika ve Sovyetlerin gereksiz ve suni savaşı sonucu bütün dünya kendisine ait olmayan bu savaşın bir parçası olmak zorunda kaldı. Türkiye, Arabistan, Japonya, Güney Kore, Kolombiya gibi birçok ülke Amerika’ya üsler kurma izni verdi. Öte yandan Suriye, Küba, Kuzey Kore, Libya gibi birçok ülkede Sovyetlere üsler verdi. Tüm dünya ise bu oyuna alet edildi. Kimse “Kapitalizm” ve “Komünizm” gibi iki sistemi de fonlayanların aynı kişiler olduğunu tahmin edemedi.

Genel olarak herkesin bildiği Çarın zalimce uygulamalarından bıkan ve örgütlenen halkın, bu zalimce uygulamalara 1917 yılında Bolşevik Devrim ile son verdiğidir. Fakat çok az kişinin bildiği ise Çar 2. Nikolay’ın bu olaydan 7 ay önce tacından vazgeçtiği gerçeğidir. Çar tahtından vazgeçtiğinde, Prens Lvov’e Amerika’daki parlamenter sisteme benzer sistem oluşturması için görev vermişti. 1905’te başarısızlıkla sonuçlanan Kızıl Devrim’in 250000’ yakın devrimcisine de af çıkarmıştı.

Peki, olaylar nasıl gerçekleşmişti? 1917 yılında müttefik ordular orta ölçekli güçlerle savaş halindedirler. 1917 Mart’ında kesin kararlı plancılar 2. Nikolay’ı tahtından çekilmeye zorlayarak kuvvetleri harekete geçirdiler. Çar tahtını Petersburg’da ortaya çıkan kargaşalardan sonra müttefik kuvvetlerin zorlamasıyla bıraktı. Kargaşalar şehre yiyecek sağlayan yolun kesilmesi ve fabrikaların kapanmasıyla başladı. Bütün bunlar olurken “Lenin” ve “Trotçki” ise Rusya’da değildirler. Lenin başarısız 1905 devriminden sonra sürüldüğü İsviçre’de bulunmaktaydı. “Trotçki” ise New York’da komünist bir gazetede muhabirlik yapmaktaydı.

Esasında bu insanlar Rusya’da ezilen halk adına dönmedi. Ya da dönseler bile esas olan arkalarına aldıkları finansal destekti. Bu finansal destek Almanya’dan kendisi de sosyalist olan ama zenginliği ile tanınan Alexander Helphland tarafından yapıldı. Bu perdenin arkasındaki isim ise Max Warburg’tu. Max Warburg Almanya’nın mali işlerini yönetmekteydi. Abisi Paul Warburg ise Amerika’da Federal Reserve’i(Amerika Merkez Bankası) kuranlardandı. Yani bu aile hem Almanya, hem Amerika, hem de finanse ettikleri devrim aracılığıyla Sovyetlerdeki devrimi finanse etmişlerdi. Bu üç ülkede de perde arkasında güç sahibilerdi. Bu para transferi ağını aşağıda veriyorum.

90

Alıntılarla konuları derinleştirmeye çalışalım. Beyaz “Fransa Ezilmiş İnsanlar Birliği” kurucusu Rus General Arsene de Goulevitch “Çarlık ve Devrim” adlı kitabında şöyle demiştir.

“Devrim için asıl para yollayanlar ne deli Rus milyonerler, ne de Lenin etrafında toplanan silahlı haydutlardı. Asıl önemli miktar öncelikle uzun zamandan beri Rus Devrimi’ni desteleyen belli İngiliz ve Amerikan çevrelerden geliyordu.”

Bir başka bölümde ise

“Zengin Amerikan bankeri Jacob Schiff’in kısmen bile çıkmamasına rağmen Rusya’daki olaylarda önemli rolü artık bir değil”

General Alexander Nechvolodov ‘un Bolşevik devrimi hakkındaki söyledikleri de şöyledir.

“1917 Nisanında Jacob Schiff kendi yardımları sayesinde Rusya’da ihtilalin başarıya ulaştığını ilan etti.

Aynı yılın ilkbaharında Schiff, Trotçki’yi desteklemeye başladı.

Aynı zamanda Trotçki ve yandaşları, Max Warburg ve Stockholm’deki Nye-Bankalarından Olaf Aschberg tarafından da desteklendiler… Ve ayrıca Ren-Vestfalya satış karteli ve sonradan kızı Trotçki ile evlenen Jivotovski tarafından da mali yardım gördüler”

Son olarak gene Goulevitch bu konuda şu alıntıyı yapıyor.

“Rusya Krallığı’nın Amerika’daki son büyükelçisi Mr. Bahmetiyev bize Bolşeviklerin zaferden sonra 1918 ve 1922 yılları arasında Schiff’in şirketi olan Kuhn-Loeb & Co.’ya 600 milyon ruble yolladıklarını söyledi.”

En mantıklı olan şey yönetmenin olmazsa olmazı olan diyalektiği kullanmaktır. “Tez” ve “Anti-Tez” i kontrol eden ol. Böylece oluşabilecek muhalefeti de kontrol altına alabilirsin. Bu anlamda Amerika ve Dünya Elit gücünün kendi alternatiflerini de kendilerinin yaratması en mantıklı şey olması çok doğaldır. Bunu tek onlar değil, bütün imparatorluklar kullanmıştı. Bu noktada sarsılabilecek insanlar kurtuluş olarak sarıldıkları “Marksizm-Komünizm-Sovyetler-Bolşevik Devrim” gibi kelimelerin peşine düşen insanlardır. Bu konuda bu bilgileri tartıştığım “Stalinist-Leninist-Marksist” arkadaşlar “Bolşevik Devrim” in bu yönlerini hiç araştırmamışlar. Bir devrimin finans noktalarının araştırılmadan dogmalara dayanarak her kurtuluş deneni sakallı dede sanma durumu devrimcilik değil, aksine bilgisizliktir. Arkadaşlar “Komünist” olduğunu söylediği için “Komünist” im denmemeli. Bu, kimlik sahibi olmayan bir insanın “Devrimci”liğe soyunmasıdır. “Kapitalizm” in robot askerleri olduğu gibi, “Komünizm” in de robot askerleri olduğunu unutmamak lazım.

Temelde bilmemiz gereken “Komünizm” ya da “Kapitalizm” robot askerleri olmamaktır. Çünkü kurtuluş “Komünist” ya da “Kapitalist” olmak değil “Ne olduğunuzu bulmaktır”. İnsanların kimliksizleşmesinin en önemli nedeni olan “Otorite” lerdir. Bizim kurtulmaya çalıştığımız şey zaten otoritelerin en güçlü örnekleri ise “Devlet” lerdir.

Ayrı bir nokta ise kendi geçmişimizdeki eşitlikçi toplumları incelememizdir. Luvi(Bu topluma aşağıda değineceğim) toplumu, Ege’de Osmanlı’ya ayaklanarak kurulan komün devletler, Ocak sistemleri, Dergâh devletler, Kölemenler gibi birçok örnek varken, insanların bu toplumları incelememesine şaşırmamam elde değil. Herkesi batı ve pop özentisi olarak suçlayan sosyalist ve komünist kesiminde batı özentisi olması, TKP bayraklarının altında kızılordu gibi sistemleşmiş şekilde yürümek, (ben sisteme oturtulmuş ve doğallığından koparılmış şeyleri köleleştirilmiş olarak tanımlarım) bu insanların kontrole alıştırıldığını göstermiyor mu? Özgür bireyler neden faşist ordular gibi tek tip giyinip, bir silah gibi taşıdıkları bayraklarla uygun adım marş atarlar? Bayrak ne demektir ki? Altına yatırılan anlam ne olursa olsun bizi diğerlerinden ayırmaz mı?

Eşitlikten yanaysanız tanımlarınızı lütfen kendiniz koyun. Dinlerin afyon olduğunu iddia edip insanları dinsizleştirmek adına öldüremezsiniz. Çünkü insanlara yardım eden bir ideoloji onları öldürmeye kalkmaz. Çin devrimine bakınca Budist tapınakları mı daha baskıcı? Yoksa onları yok etmeye çalışan Çin Komünist Partisi mi? İnsanlara sevgi adına bir şey yazmayıp onları ekonomik kurallar ve cetvelle hesap edilmiş kurallarla mı bir arada tutacağız.

Komünizm insanlara nasıl duygu üretileceğini, beraber nasıl dans edeceklerini, bir toplumsal belleğin ve tek bir yumruk oluşun hislerini anlatmıyor. Bu nokta size 100 sayfa boyunca yazdığım batıni yapıları da yazmıyor. Üstelik koskoca evrende bütün dinamiklerini gözüyle gördüğü şeye yaslamış materyalizm üzerinden her şeyi açıklamaya çalışıyor. Peki, algılarımızın kapsayamadığı alan? Maneviyatı nerede bu işin, çocuğunuzu matematiksel mi seveceksiniz? Olayları bir bütün olarak görmek yerine diyalektik ile parçalamak ise cabası.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s